9 Mart 2011 Çarşamba

Kordelya

Tam yirmi yıl oldu senin kucağına geleli. Dün gibi hatırlıyorum her şeyi; o çaresizliğime nasıl umut oluşunu. Anne şefkatiydi bana gösterdiğin; korudun, kolladın, besledin… Kıyaslayamadım seni başkalarıyla. Çünkü sende olanların yarısına bile sahip değildi diğer yerler. Karşılıksız aşkla bağlandım sana. Her ne kadar bana karşılıksızmış gibi gelse de, bana bir şeyler verebileceğini biliyordum. Sahip olabileceğim en değerli dostlarımı kazandırdın bana. Belki de bu, sana duyduğum karşılıksız aşkın bana verdiği ufak hediyelerden yalnızca biriydi. Sadece bu güzel arkadaşlıkları vermekle kalmadın, tüm bunların yanında onlarla vakit geçirebilecek zamanı da bana vermiş oldun. Harcanacak her bir zaman dilimi senin varlığınla anlam buldu.

Her zaman için diğerlerinin gözünde “karşı” ‘ydın sen. Ancak bu karşılık asla birilerine diklenme yönünde olmadı. Karşıtlığın, yalnızca kendini diğerlerine daha da kanıtlamak için yapılan bir çağrıydı. Tarifsiz güzelliğin buçuklarla anlatılabilirdi belki de. Tüm buçuklar toplandığında asıl olan bütün gözümüze çarpacaktı. Bir yarım gevrektin küçük çocuğun elindeki, sabah işe giden iki arkadaşın bölüştüğü boyozun bir yarısı, belki de gökten düşen elmanın yarısıydın… Dedim ya karşılıksız yapıyorsun tüm bunları diye, seni şemsiyeye benzetiyorum bu yüzden. Tüm yaşanan zorlukların yağdırdığı sağanağı kesen, yağmur dinince de kuruması için bir köşeye bırakılan bir şemsiye… Kim bilir belki de bu kadar karşılıksız olmamalıdır sana karşı olan tavırlar. Birileri senin için bir şeyler yapmalıdır. Biliyorum, ağır başlılık, seni var eden şey. Hiçbir iyiliği kabul etmeyeceksin, siz mutlu olun yeter diyecek, yine bizi pohpohlayacaksın. Bu, bizi sana daha fazla aşık etme zorunluluğuna itecek. Asla sıkılmadan üstlenilecek, her durumda akıllarda yer edecek ve bunu daha çok yapılması gereken gündelik işler gibi kabul ettirecek bir zorunluluk. Bu zorunlulukların içinde kaybolmak, benim en sevdiğim şeylerin başında geldi hep. Her sokağını ayrı incelemek, sana karşı, yine buraya ilk gelişimdeki duyduğum heyecanları duyuyor olmam, ayrı bir mutluluk verdi bana. Çeşit çeşit sıkıntılardan arınmışlık, hayatın o vurdumduymaz aciliyetini kendi içinde yok edip, bize ise geriye kalan huzuru ve sükûnetin sağladığı yaşama arzusunu aşıladın her gün. Bu aşının içinde her konudan ufak dozlar vardı. Biraz spor, biraz kültür… Her şeyden kattın bize. Bir takımın tek branşını değil, eğer bir yerin takımı tutuluyorsa onun tüm branşlarını desteklemeyi öğrettin. Futbolsa, sahalara akın ettirdin, voleybol ve basketbolda salonlara, yelken zamanı geldiğinde sahillere koşturduk senin için. Bir bakıma sana olan borcumuzu, sevgimizle gösteriyorduk. Karşılığında bir şey almak için yapmıyorduk bunları; biraz olsun sana layık olmaya çalışmaktı tüm gaye.

Pek kış olmaz buralarda. “İki mevsim yaşayan şehir” derler İzmir’e; ama sen İzmir’in dört mevsimi olmayı başardın. Bir gün içinde, sonbahar oldun; iç kapattın, kış oldun; hüzne götürdün, ilkbahar gelince; yeniden çiçek açtırdın ve yaza geldiğimizde; dünyada uğruna yaşayacak güzellikler de olduğu için şükrettirdin. Bütün çeşitliliğinle, insanı gerçekten yaşanılabilir bir yer olduğuna ikna ettin. Her köşen ayrı bir ruh hali kattı insan vücuduna. Vapurla sana gelirken kuşlara gevrek atmak ayrı bir mutluluk verdi. Eve dönüşün huzuru aldı insanı. Körfeze karşı gün batımında bira içmek güven verdi ve bunu defalarca yapabilecek olmanın bilinciyle günleri bitirdik. “Nerde o eski…” isyanlarını kullanmadık senin için. Eskinin içinde yenilenmeyi de başardın. Her duruma adapte olurken bunu kendine özgü yöntemlerinle başarıp, zamana yenik düşülmemeyi gösterdin. Tüm bu güzelliklerini, içinde yaşayan kişilere de yansıttın. “Pardon” diyebilip karşılığında tatlı bir gülümsemeyle “önemli değil” karşılığını aldırmayı sağladın. Kan kırmızısını, çimen yeşilini sevdik seninle. Nice anlamlar yükledik, nice anlamlar kazandık. Her daim arkanda seni kolladık. Sana karşı başımız hep dik olsun istedik. Biliyorduk ki içinde barındırdığın değerler bunlardan daha fazlasını hak ediyordu. Kalbinin bir tarafında Zübeyde hanım’ı konuk edersin, diğer yanına ise latife hanım eşlik eder. Başkalarının hengamesinin rahatsız edemeyeceği yegane yerde saklarsın onları. Ne trafik, ne gürültü, ne patırtı… İnsana unutturur her bir yanı, güzelliği hayran bırakır, gün geçtikte bağımlısı haline getirir. Kutsallığın, ete kemiğe bürünmüş halisindir her yönünle. Nice değerler çıkarırsın, bir gün koynundan uçup gidecek olan “sokak kız” ‘ı gibi.

Tam yirmi yıl oldu senin kucağına geleli. Benim gibi daha niceleri geldi, yaşadı sende, ayrılamadı güzelliğinden. Ayrılanların akıllarının bir köşesinde oldun hep. Geceleri beklediler, sessizliğin her köşeni içine alıp tenhaların içinden söylediğin şarkıları duyabilmek için. Gündüzleri beklediler, vapurların her gün limanlara yanaşırken gerçekleştirdiği ahengi tekrar görebilmek için. Son arzuydun daima; yakamozlar arasından yansıyan suretini bir kez daha olsun görebilmek… Çoğu sokak arasında dağıtılan lokmaların tatlılığını bir kez daha hissedebilmek için, tek bir tecrübe edinimi yeterdi varlığına hayran kalmaya. Lokmanın yere damlayan bir şurup tanesi tüm yüz ölçümüne yayılırdı dakikalar içinde. Öyle yıkayıp geçecek bir şurup lekesi değildir o. Yıllarca çitilense çıkmayacak tatlı bir leke. “Hayat Karşıyaka’yı yaşadığın kadardır.” Derler. Tek derdi yaşamak; ama yaşarken gerçekten insan gibi yaşamak isteyenlerin başkenti’dir Karşıyaka. Sıradanlığın dışına çıkmıştır, farkı budur Karşıyaka’nın, hatta Karşıyakalı olmanın. Özlüğün, netliğin var olduğu burada, uzun cümlelerin tek başlarına tarif edemeyeceği yerdir. Sadeliktir başta, ayrıcalıklı kılar bireyi, karamsarlığın doğmadığı, bozulmamışlık güneşinin batmadığı yerdir Karşıyaka.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder