Her zaman için diğerlerinin gözünde “karşı” ‘ydın sen. Ancak bu karşılık asla birilerine diklenme yönünde olmadı. Karşıtlığın, yalnızca kendini diğerlerine daha da kanıtlamak için yapılan bir çağrıydı. Tarifsiz güzelliğin buçuklarla anlatılabilirdi belki de. Tüm buçuklar toplandığında asıl olan bütün gözümüze çarpacaktı. Bir yarım gevrektin küçük çocuğun elindeki, sabah işe giden iki arkadaşın bölüştüğü boyozun bir yarısı, belki de gökten düşen elmanın yarısıydın… Dedim ya karşılıksız yapıyorsun tüm bunları diye, seni şemsiyeye benzetiyorum bu yüzden. Tüm yaşanan zorlukların yağdırdığı sağanağı kesen, yağmur dinince de kuruması için bir köşeye bırakılan bir şemsiye… Kim bilir belki de bu kadar karşılıksız olmamalıdır sana karşı olan tavırlar. Birileri senin için bir şeyler yapmalıdır. Biliyorum, ağır başlılık, seni var eden şey. Hiçbir iyiliği kabul etmeyeceksin, siz mutlu olun yeter diyecek, yine bizi pohpohlayacaksın. Bu, bizi sana daha fazla aşık etme zorunluluğuna itecek. Asla sıkılmadan üstlenilecek, her durumda akıllarda yer edecek ve bunu daha çok yapılması gereken gündelik işler gibi kabul ettirecek bir zorunluluk. Bu zorunlulukların içinde kaybolmak, benim en sevdiğim şeylerin başında geldi hep. Her sokağını ayrı incelemek, sana karşı, yine buraya ilk gelişimdeki duyduğum heyecanları duyuyor olmam, ayrı bir mutluluk verdi bana. Çeşit çeşit sıkıntılardan arınmışlık, hayatın o vurdumduymaz aciliyetini kendi içinde yok edip, bize ise geriye kalan huzuru ve sükûnetin sağladığı yaşama arzusunu aşıladın her gün. Bu aşının içinde her konudan ufak dozlar vardı. Biraz spor, biraz kültür… Her şeyden kattın bize. Bir takımın tek branşını değil, eğer bir yerin takımı tutuluyorsa onun tüm branşlarını desteklemeyi öğrettin. Futbolsa, sahalara akın ettirdin, voleybol ve basketbolda salonlara, yelken zamanı geldiğinde sahillere koşturduk senin için. Bir bakıma sana olan borcumuzu, sevgimizle gösteriyorduk. Karşılığında bir şey almak için yapmıyorduk bunları; biraz olsun sana layık olmaya çalışmaktı tüm gaye.
Tam yirmi yıl oldu senin kucağına geleli. Benim gibi daha niceleri geldi, yaşadı sende, ayrılamadı güzelliğinden. Ayrılanların akıllarının bir köşesinde oldun hep. Geceleri beklediler, sessizliğin her köşeni içine alıp tenhaların içinden söylediğin şarkıları duyabilmek için. Gündüzleri beklediler, vapurların her gün limanlara yanaşırken gerçekleştirdiği ahengi tekrar görebilmek için. Son arzuydun daima; yakamozlar arasından yansıyan suretini bir kez daha olsun görebilmek… Çoğu sokak arasında dağıtılan lokmaların tatlılığını bir kez daha hissedebilmek için, tek bir tecrübe edinimi yeterdi varlığına hayran kalmaya. Lokmanın yere damlayan bir şurup tanesi tüm yüz ölçümüne yayılırdı dakikalar içinde. Öyle yıkayıp geçecek bir şurup lekesi değildir o. Yıllarca çitilense çıkmayacak tatlı bir leke. “Hayat Karşıyaka’yı yaşadığın kadardır.” Derler. Tek derdi yaşamak; ama yaşarken gerçekten insan gibi yaşamak isteyenlerin başkenti’dir Karşıyaka. Sıradanlığın dışına çıkmıştır, farkı budur Karşıyaka’nın, hatta Karşıyakalı olmanın. Özlüğün, netliğin var olduğu burada, uzun cümlelerin tek başlarına tarif edemeyeceği yerdir. Sadeliktir başta, ayrıcalıklı kılar bireyi, karamsarlığın doğmadığı, bozulmamışlık güneşinin batmadığı yerdir Karşıyaka.