9 Mart 2011 Çarşamba

Kordelya

Tam yirmi yıl oldu senin kucağına geleli. Dün gibi hatırlıyorum her şeyi; o çaresizliğime nasıl umut oluşunu. Anne şefkatiydi bana gösterdiğin; korudun, kolladın, besledin… Kıyaslayamadım seni başkalarıyla. Çünkü sende olanların yarısına bile sahip değildi diğer yerler. Karşılıksız aşkla bağlandım sana. Her ne kadar bana karşılıksızmış gibi gelse de, bana bir şeyler verebileceğini biliyordum. Sahip olabileceğim en değerli dostlarımı kazandırdın bana. Belki de bu, sana duyduğum karşılıksız aşkın bana verdiği ufak hediyelerden yalnızca biriydi. Sadece bu güzel arkadaşlıkları vermekle kalmadın, tüm bunların yanında onlarla vakit geçirebilecek zamanı da bana vermiş oldun. Harcanacak her bir zaman dilimi senin varlığınla anlam buldu.

Her zaman için diğerlerinin gözünde “karşı” ‘ydın sen. Ancak bu karşılık asla birilerine diklenme yönünde olmadı. Karşıtlığın, yalnızca kendini diğerlerine daha da kanıtlamak için yapılan bir çağrıydı. Tarifsiz güzelliğin buçuklarla anlatılabilirdi belki de. Tüm buçuklar toplandığında asıl olan bütün gözümüze çarpacaktı. Bir yarım gevrektin küçük çocuğun elindeki, sabah işe giden iki arkadaşın bölüştüğü boyozun bir yarısı, belki de gökten düşen elmanın yarısıydın… Dedim ya karşılıksız yapıyorsun tüm bunları diye, seni şemsiyeye benzetiyorum bu yüzden. Tüm yaşanan zorlukların yağdırdığı sağanağı kesen, yağmur dinince de kuruması için bir köşeye bırakılan bir şemsiye… Kim bilir belki de bu kadar karşılıksız olmamalıdır sana karşı olan tavırlar. Birileri senin için bir şeyler yapmalıdır. Biliyorum, ağır başlılık, seni var eden şey. Hiçbir iyiliği kabul etmeyeceksin, siz mutlu olun yeter diyecek, yine bizi pohpohlayacaksın. Bu, bizi sana daha fazla aşık etme zorunluluğuna itecek. Asla sıkılmadan üstlenilecek, her durumda akıllarda yer edecek ve bunu daha çok yapılması gereken gündelik işler gibi kabul ettirecek bir zorunluluk. Bu zorunlulukların içinde kaybolmak, benim en sevdiğim şeylerin başında geldi hep. Her sokağını ayrı incelemek, sana karşı, yine buraya ilk gelişimdeki duyduğum heyecanları duyuyor olmam, ayrı bir mutluluk verdi bana. Çeşit çeşit sıkıntılardan arınmışlık, hayatın o vurdumduymaz aciliyetini kendi içinde yok edip, bize ise geriye kalan huzuru ve sükûnetin sağladığı yaşama arzusunu aşıladın her gün. Bu aşının içinde her konudan ufak dozlar vardı. Biraz spor, biraz kültür… Her şeyden kattın bize. Bir takımın tek branşını değil, eğer bir yerin takımı tutuluyorsa onun tüm branşlarını desteklemeyi öğrettin. Futbolsa, sahalara akın ettirdin, voleybol ve basketbolda salonlara, yelken zamanı geldiğinde sahillere koşturduk senin için. Bir bakıma sana olan borcumuzu, sevgimizle gösteriyorduk. Karşılığında bir şey almak için yapmıyorduk bunları; biraz olsun sana layık olmaya çalışmaktı tüm gaye.

Pek kış olmaz buralarda. “İki mevsim yaşayan şehir” derler İzmir’e; ama sen İzmir’in dört mevsimi olmayı başardın. Bir gün içinde, sonbahar oldun; iç kapattın, kış oldun; hüzne götürdün, ilkbahar gelince; yeniden çiçek açtırdın ve yaza geldiğimizde; dünyada uğruna yaşayacak güzellikler de olduğu için şükrettirdin. Bütün çeşitliliğinle, insanı gerçekten yaşanılabilir bir yer olduğuna ikna ettin. Her köşen ayrı bir ruh hali kattı insan vücuduna. Vapurla sana gelirken kuşlara gevrek atmak ayrı bir mutluluk verdi. Eve dönüşün huzuru aldı insanı. Körfeze karşı gün batımında bira içmek güven verdi ve bunu defalarca yapabilecek olmanın bilinciyle günleri bitirdik. “Nerde o eski…” isyanlarını kullanmadık senin için. Eskinin içinde yenilenmeyi de başardın. Her duruma adapte olurken bunu kendine özgü yöntemlerinle başarıp, zamana yenik düşülmemeyi gösterdin. Tüm bu güzelliklerini, içinde yaşayan kişilere de yansıttın. “Pardon” diyebilip karşılığında tatlı bir gülümsemeyle “önemli değil” karşılığını aldırmayı sağladın. Kan kırmızısını, çimen yeşilini sevdik seninle. Nice anlamlar yükledik, nice anlamlar kazandık. Her daim arkanda seni kolladık. Sana karşı başımız hep dik olsun istedik. Biliyorduk ki içinde barındırdığın değerler bunlardan daha fazlasını hak ediyordu. Kalbinin bir tarafında Zübeyde hanım’ı konuk edersin, diğer yanına ise latife hanım eşlik eder. Başkalarının hengamesinin rahatsız edemeyeceği yegane yerde saklarsın onları. Ne trafik, ne gürültü, ne patırtı… İnsana unutturur her bir yanı, güzelliği hayran bırakır, gün geçtikte bağımlısı haline getirir. Kutsallığın, ete kemiğe bürünmüş halisindir her yönünle. Nice değerler çıkarırsın, bir gün koynundan uçup gidecek olan “sokak kız” ‘ı gibi.

Tam yirmi yıl oldu senin kucağına geleli. Benim gibi daha niceleri geldi, yaşadı sende, ayrılamadı güzelliğinden. Ayrılanların akıllarının bir köşesinde oldun hep. Geceleri beklediler, sessizliğin her köşeni içine alıp tenhaların içinden söylediğin şarkıları duyabilmek için. Gündüzleri beklediler, vapurların her gün limanlara yanaşırken gerçekleştirdiği ahengi tekrar görebilmek için. Son arzuydun daima; yakamozlar arasından yansıyan suretini bir kez daha olsun görebilmek… Çoğu sokak arasında dağıtılan lokmaların tatlılığını bir kez daha hissedebilmek için, tek bir tecrübe edinimi yeterdi varlığına hayran kalmaya. Lokmanın yere damlayan bir şurup tanesi tüm yüz ölçümüne yayılırdı dakikalar içinde. Öyle yıkayıp geçecek bir şurup lekesi değildir o. Yıllarca çitilense çıkmayacak tatlı bir leke. “Hayat Karşıyaka’yı yaşadığın kadardır.” Derler. Tek derdi yaşamak; ama yaşarken gerçekten insan gibi yaşamak isteyenlerin başkenti’dir Karşıyaka. Sıradanlığın dışına çıkmıştır, farkı budur Karşıyaka’nın, hatta Karşıyakalı olmanın. Özlüğün, netliğin var olduğu burada, uzun cümlelerin tek başlarına tarif edemeyeceği yerdir. Sadeliktir başta, ayrıcalıklı kılar bireyi, karamsarlığın doğmadığı, bozulmamışlık güneşinin batmadığı yerdir Karşıyaka.

8 Mart 2011 Salı

Bumerang

  • İnsana sürekli olarak ileri gidiyormuş gibi gelen zaman, aslında doğumdan itibaren geriye doğru hareket ediyordur. Peki bu yanılgı insanoğlunun daimi olarak gelişmek isteyişinden mi kaynaklanır? Her ne kadar yaşamak ve gelişmek isteği insanı hayata bağlıyorsa da doğumdan başlayarak geriye doğru akan zaman, bunun bir doğru olarak ilerlemesini engeller. Tıpkı bir trenin hiç bitmeyecekmiş gibi çıktığı yolculuğunu, zamanın durduğu istasyonda sonlandırmasına benzer.
  • Birçok tesadüfi karşılaşmayla kesişmektedir hayat. Bir bakıma ana rahminde karşılaşılan milyonlarca hücrenin birbiriyle buluşması gibidir. Her biri arada kalmışlıktan kurtulmak için çabalar. Çünkü ne ölülerdir artık ne de gerçekten hayatın içinde... Yolculuğa çıkmak için istasyonda bekleyen yolculardan farksızdırlar. Tam bir bilinçsizlik içindedir her bekleyen. Belkide hayatları boyunca çok azının soracağı " Nereden geldim, Nereye gidiyorum? " sorusu akıllarda oluşmaya başlar.
  • Her gelecek yeni tren, beklentilerin oluşmasına, yani bir şeyleri elde etme umutlarının başlangıcını oluşturur. Durağanlığı bırakıp, harekete geçmek gerçekten yaşama katılmak mı oluyor böylece? İstasyondan ayrılmak için can atarken bilmiyor muyuz zamanın geriye doğru akacağını? Belkide hayatımızın sonuna kadar pişmanlık duyacağımız o kısa süreli bilinçsizliğimizin sonucuna katlanıyoruz. Gitmek ya da gitmemek bizim elimizde değil. Birgün bizim için de bir tren geldiğinde istasyondan ayrılmamız gerekecek. O gün geldiğinde yolda karşılaşılacaklardan bihaber olmak, yalnızca başlarda korkutabilir kişiyi. Oysa bu alışkanlığı devam ettirmeden tüm yaşam boyunca korkuyu canlı tutmak gerekir.
  • Hiç kuşkusuz gidenler olduğu kadar hiçbir yere gitmeyenler de olacaktır. İçlerinde her zaman " Ya bir gün ben de gidersem? " kuşkusuyla beklerler. Bu açıdan onları şanslı sayabilir miyiz? Elbette mümkün değil. Geriye doğru da akıyor olsa zaman, ebedi durağanlığın çaresizliğine tercih edilmelidir. İstasyonda bekleyenlerin aklında en azından " Nereye gidiyorum? " sorusu yer edebiliyorsa sıra onlara geldiğinde, korkularla yüzleşmeye hazırdır demektir.
  • Geriye doğru akan zamanın yolculuğuna çıkıldığında, daha birçok istasyonla da karşılaşılacaktır. Önemli olan her bir istasyonda, ilk başladığımız yere biraz daha yaklaştığımızı hatırlamamız olacaktır. Zamanın aksine, yüklerimizi her durakta biraz daha arttırmalıyız. Tren bizi aldığı yere bıraktığındaysa, bizden sonra yolculuğa çıkacak olanların bilinciyle son durağa gelmek, kişiyi huzura kavuşturacaktır.

Bayan Kırkyama

Bir yandan kahvemi yudumlarken diğer yandan Bayan Kırkyama'yı seyrediyordum. Bu, benim ona taktığım bir isimdi. Onlarca parçadan oluşmuş kıyafeti ile her haftasonu bu kafeteryaya gelip öylece otururdu. Ben dahil onu izleyen birçok kişi olduğundan haberdardı ama bu onu rahatsız etmezdi. Tek yaptığı, kahvesini yudumlayıp camdan dışarı bakmak olan kadın, şimdi neredeyse tamamen çılgına dönüş, önüne gelene saldırıyordu.

Oturduğum yerden kalkıp hemen yanına doğru koştum. Bayan Kırkyama'yı dışarı çıkartırken, masaları dağılanlardan özür dilemek bana kalmıştı. Aylarca sakin gördüğüm bir kadının aniden etrafa saldırmasına anlam veremiyordum. Birkaç defa sormak istesem de bunun pek iyi bir fikir olmadığına karar verdim. Biraz dolaştıktan sonra tekrardan aynı kafeteryanın önünde durduk. Akşam güneşinin, her bir kıvrımlı çukurunu aydınlattığı kadının yüzünde, küçük bir teşekkür gülümsemesi belirdi. Arkamı dönüp gitmek üzereyken yaşlı kadın, kolundaki saati çıkarıp bana doğru uzattı. Çok eski gibi durmuyordu ancak saat tam bir buçuk'ta durmuştu. Cevap alamayacağımı bildiğim halde Bayan Kırkyama'ya saatin neden çalışmadığını sormak için başımı kaldırdığımda, kadının çoktan evine doğru yola koyulduğunu gördüm.

Her haftasonu, elimde tam bir buçuk'ta durmuş kol saatiyle Bayan Kırkyama'yı bekliyordum. O günden sonra onu bir daha göremeyeceğimi düşünüyordum; ama yanıldım. Eskisinden çok daha farklı bir hale gelmişti. Belki benim gibi kafeteryaya sürekli gelenler bile onu tanımakta zorlanmıştı. Bembeyaz saçlarını boyatmış, yüzündeki tüm kırışıklıklar yok olmuştu. En önemlisi de üzerinden hiç çıkartmadığı parçalardan oluşan elbisesini değiştirmesiydi. Onu yedinden öğlen vakti burada görmek beni sevindirmişti. Masasına oturduğumda kahvesi çoktan önüne gelmişti ve benim de onun yanına oturacağımı tahmin edebiliyordu.

Bana verdiği saati masaya koyup karşısına oturdum. Hiçbir şey söylemeden çantasından bir zarf çıkardı. İçinden çıkarttığı fotoğrafları teker teker bana gösteriyordu. Öğrencileriyle çektirdiği fotoğraflardan sonra sıra kocasınınkilere gelmişti. Aynı okulda tanışmış olmalılardı. Birkaç sene sonra da evlenmişlerdi. Beraber bu kafeteryaya gelip her haftasonu, birlikte oturduğumuz masada birçok fotoğrafları vardı. Daha sonra fotoğraflarda yalnızca masada tek başına oturuyordu ve daha öncekilerde olmadığı kadar mutsuzdu.

" Bana şeker getirebilir misin?" diye sordu kadın. İlk defa konuşmasının şaşkınlığıyla ona şeker getirmek için kalktım. Geri döndüğümde Fotoğrafları çoktan çantasına geri koymuştu. " Artık kahveyi tatlı içiyorum." dedi gülümseyerek yaşlı kadın. Ben hala bir şeyler anlatmasını beklerken, o " Sana her şeyi anlattım." der gibi bakıyordu. Birkaç dakika sonra kahvesini bitirip ayağa kalktı. "Görüşürüz." dedi kadın kendinden emin bir sesle. Kafeteryadan ayrılmadan önce bana kocasıyla çektirdiği son fotoğraf ve saati bıraktı. Fotoğrafın sağ altında yazanları fark ettim. Tarih, Bayan Kırkyama'nın kafeteryayı dağıttığı günle aynı ve saat; bir buçuk yazıyordu. Kol saatine tekrar baktığımda saat, bir buçuğu beş dakika geçmişti.

Çoktan Seçmeli

“Son on dakika!” uyarısı yapılıyor. Oturalı saatler olmuş, ben hala sonuncuyu nasıl karalasam diye düşünüyorum. Soldan sağa mı, yoksa sağdan sola mı karalamalı? Bunları düşünürken daha da önemli bir şey çalıyor kapıyı. Midemi yakmaya başlıyor davetsiz pirinçler. Sanki bir kavanoz yutulsa istenen şeyi gerçekleştirebilecek pirinçler…

Akşamdan kalma insanın bedeni yansıyor minik yuvarlakların içine. Tüm birikenleri kusuyorum bir dakikada, karşımda sıralanmış soruları çözerek. O kadar da kolay değil kusmak. Her şeyin bir adabı var. Belirlenen yerin dışına taşıramıyorum kusarken. Örneğe göre aktarıyorum naçizane birikimlerimi. Doğru olsun diye çok bastırmak da işe yaramıyor. At muamelesi görüyorsun her halikularda. Doğumundan ölümüne kadar koşan bir at oluyorsun. Koşarken yapılan yanlışlar da birçok şey götürüyor yaşantıdan. Bazen yanlışların çokluğu, doğruların varlığını azaltıyor yanlışlar çoğaldıkça, diğer atlar ve onların sahiplerinin de bakışları değişiyor bir anda. Her daim elimde duran ama sürekli başkalarının kullandığı yaşamımım anahtarı, beni esir düşürüyor diğerlerine. Yaşam anahtarımın dışında bir de kimilerinin “cevap anahtarı” dediği ama aslında hangi soruların cevaplarını açtığını bilmediğim bir anahtara sahip oluyorum. Bu, yaşam anahtarımdan sonraki en değerli anahtarım oluyor. O yüzden kullanırken çok dikkat edilmesi gerekiyor. Buruşturulamıyor, katlanamıyor ve en önemlisi dışına taşırılamıyor. Sırf bu anahtarı doğru kullanmak için yıllarımı harcıyorum buna rağmen bana açtığı kapı, daha büyük bir hipodroma girmemi sağlıyor. Bir sonraki kapıyı açsam bile onun ardında başka yarışların da kapısı olduğunu biliyorum. Önemli olan açtığım bu kapıların sayısı değil, kapıları açarken anahtarı kimin kullandığı oluyor. Beni besleyip büyüten ailem mi, onları çevresi mi, yoksa ben mi? Bensem bu anahtarı kullanan, istemediğim başka bir yarışa dolduruyorum yuvarlakları. Ailemse bu anahtarı kullanan, gururla dolaşıp, beni herkese anlatmak için doldurtuyorlar yuvarlakları. Eğer bizden başka elinde tutuyorsa bu anahtarı, benden sonrakilere gösterilip, ibret ya da örnek alınmak için dolduruyorum yuvarlakları.

Sınıfın içinde dolaşan adamın “Bitirin de gidelim.” Bakışlarıyla toparlıyorum kendimi. Midemdeki davetsiz pirinçler anneannemin selamı olduğunu söylüyor bana. O sırada “Son beş dakika!” uyarısı yapılıyor, artık karar verme zamanımın geldiğini anlıyorum. Soldan sağa mı, sağdan sola mı? Ben istemeden çoktan seçildiğim yarışta, sıramı değiştiriyorum bir saniye süren karalamayla. Hiçbir şekilde geri dönemeyeceğim kararlar alıyorum, kendim, ailem ve başkalarının adına. Yaptığım doğruysa, hep beraber seviniyoruz; başarıyı hep beraber çalışarak kazandığımız için. Yaptığım doğru değilse, yine hep beraber üzülüyoruz; ama sorumlusu yalnız ben olduğum için.

Beş farklı yol var önümde. Bunlardan bir tanesi beni “mutluluğa” götürüyor. Geriye kalan dört tanesi, ya beni bu yarışın en başına götürüyor ya da bir başka alanda yarışmaya başlatıyor. Son kez elime aldığım kalemi, beş farklı yoldan birine götürüyorum. Dışına taşırmadan dolduruyorum gerekli yeri. Biriktirdiklerimi noktalıyorum son karalamamda. “Sınav sona ermiştir.” Diyor görevli. Ben de anahtarımı teslim edip, karşıma çıkacak olan yeni yarış kapılarını beklemeye koyuluyorum.

Bir "an"

Düşün ne kadar şanslıyız aslında, milyonlarca canlı arasından geldik. Ya geride kalanlar, onların yaşayamadıkları. Ben senin için yaşıyorum aslında ya da senin yaşayamayıp, hissetmediğin şeyleri. Şanslıyız dedim ama pek de şanslı sayılmayız aslında. Yavaş yavaş tüketiyoruz yaşadığımız yerleri... Ama sorarsan; "Bi' şansın daha olsa gelir misin tekrardan?" Düşünmeden evet derim. Aslında şunu da düşünmüyor değilim; ben olmasaydım da benim yerime sen olsaydın, sen de benim seni düşündüğüm gibi düşünür müydün beni? Kızma sakın sitem değildi bu söylediğim, ama insan merak ediyor işte...

Hiç seçim yapamadan yaşamak bazen çok düşündürüyor insanı. Seçim yapabilecek olgunluğa ulaşana kadar da iş işten geçiyor. Aslında bu da bizim seçimimiz değil. İsmimiz, rengimiz, boyumuz, kilomuz... Belki içinden bir kaçı kontrol edilebilir şeyler olabilir, ya kontrol edemediklerimiz? Benim yerimde olmanı isterdim biliyor musun? gerçekten yaşamanı. Belki çoğu şey sıkıcı ve zor gelecektir ama en azından bir çok güzelliği de yaşamış olacaktın. Sen bakma bana sürekli şikayet eder bir halim var ama ben de çok huzursuz değilim. Çoğu zaman yalnızlıktandır sitemim... Kim bilir belki bir gün sen geldiğinde beraber gideririz özlemimizi. Sana bir iki ufak ipucu da vermemezlik etmemeliyim bence. En azından benim kadar savunmasız ve biçare kalma diye...

İlk başta seni düşünenleri düşün hayatında. Tıpkı ben gibi... Olur olmaz hayallere kaptırma kendini. Bil ki; seni aşacak her düş, günün birinde hiç düş kuramama sebebin olacak. Önceliği her zaman kendine ver. Çoğu zaman duyacağın tek şey "bencillik" olacak. Bunları duymamak ya da duymamazlıkdan gelmek eminim zor olacak ama en azından yapmaya çalışmak için çabalaman bile yetecektir.

Biliyorum çok uzatıp kafanı şişirdim ama eğer senden şanslı olduğumu düşünüyorsan bir kere daha düşünmen için söylediğim birkaç şeydi bu. Yalnızca birkaç şey.. yaşadıkça o "birkaç" ın o kadar çok arttığını göreceksin ki, keşke sadece saydıkların olsaydı diyeceksin.

Aslında biliyor musun yaşamak gerçekten güzel. Eğer yaptığın gerçekten yaşamaksa. Eğer bir gün ben gittiğimde sen gelmiş olursan, emin ol yaptığın her adımını tek tek izleyeceğim. Belki farkında olmayacaksın, belki beni hiç tanımayacaksın ama elbet bir yerlerden benim sana verdiğim tavsiyeleri bulacaksın.

Emin ol seni senden çok düşünüyorum, sen de kendini herkesten çok düşün. tıpkı benim seni düşündüğüm gibi...

Emir Ve İtaat

Boyun eğme dolaylı ya da dolaysız yoldan hayatımıza girebilir. Bu nedenle hayatımızın büyük çoğunluğunu itaat eder vaziyette geçiririz. Bu dönem ilk olarak aile içerisinde başlar ve gelişim süreci devam ettikçe, itaat edip köle gibi yaşayarak büyük bir sinmişlikle yaşam devam ettirilir.

Bir boşluk doldurma, yani girilen kabın şeklini almayı öncelik koşar itaat. Sorgusuz sualsiz kabullenme gerektirir. Bu nedenle emir verenin, bu eylemi haklı çıkartacak nedenlere gereksinimi ortaya çıkar. Aslında bir döngü süreci içerisinde, emir verip kontrol altında tutma ya da emir alıp itaatkar konumda kalmak tamamen psikolojik yönden ele geçirir bireyi. Askeri komuta düzeninde de emir alıp vermenin bundan farklı olduğu söylenemez. Emir veren yüksek rütbeli bir komutan, yalnızca o sıfattan dolayı itaat ettirdiği askerlerine, rütbesi elinden alındığında aynı hükmetme gücünü kendinde bulamaz. Başka bir zamanda hiyararşik konumu altta olan yukarı çıktığında aynı şekilde o da yaptırım gücünü sonuna kadar kullanacaktır. Itaat edenin pasifize kalmışlığı, insan doğasının tembelliğe yönelişinden ortaya çıkar. Sürekli bir norma bağlı olarak yaşamak ister ve sonucunda mutlak düzene sahip olacağı varsayımını çıkarır. Ama bir şekilde emir verme gücünü kendinde bulduğunda hiç çekinmeden o ruh haline bürünüp elindeki gücü sonuna kadar da kullanmak ister.

Tüm bunların yanında dolaylı yoldan dayatılarak elde ettiğimiz ancak bize çok normalmiş gibi görünen başka bir itaat şekliyle daha karşılaşırız. Bu gönüllü itaatkarlığı oluşturan ve gücünü aslında itaat ettiklerinden alan "devletler" sağlar. İçinde yaşadığı topluma itaat etmesi gereken devlet, tam tersi şekilde kutsal güç ve kurum olarak kabullendirilir. Ona hizmet etmeyi benimsedikçe gitgide özgürlüğün elden alınması durumuna gelinilmektedir. Gücü elinde bulunduran devlet; zulme, haksızlığa eğilimiyle, devletin her daim yaşatılması ve onun için hiçbir şeyden sakınmayan birey ise yanlış buyruğa hatta boyun eğmeye eğilimlidir. Bu noktada toplumun en ciddi yara aldığı nokta bilinçsizliğiyle ortaya çıkar. Neye itaat etmesi gerektiğini bilmeyen ve bununla ilgili düşünmeyen birey, kendine sunulan normlara uyar, böylece de doğasındaki tembelliği gereği kendi efendisi olmamayı seçer.

Öyleyse toplumun birleşerek eylem yapması, bir şeylerin farkında olduğunu gösterip tepkisini ortaya koyması, itaatin önüne geçirmeye yetebilir mi? Yoksa yıllardan beri süregelen retoriğin gizemine kapılıp saman alevi gibi sönerek bir sonraki parlamaya kadar tekrardan sabrının sınırlarını mı zorlatmalı? Gerçekten hizmet etmemeye karar verildiğinde özgürleşebilecekse birey ve bunun için bir kendisine önder bekliyorsa, emre karşı gelmenin ve ciddi bir gelişim içerisine girmenin pek mantığı yok gibi duruyor. Belkide doğumdan ölüme kadar yaşanan topraklara ödenecek borçların, hayatın feda edilmesi durumunda dahi ödenmeyeceği fikrini değiştirmekle başlamak gerekir.