Boyun eğme dolaylı ya da dolaysız yoldan hayatımıza girebilir. Bu nedenle hayatımızın büyük çoğunluğunu itaat eder vaziyette geçiririz. Bu dönem ilk olarak aile içerisinde başlar ve gelişim süreci devam ettikçe, itaat edip köle gibi yaşayarak büyük bir sinmişlikle yaşam devam ettirilir.
Bir boşluk doldurma, yani girilen kabın şeklini almayı öncelik koşar itaat. Sorgusuz sualsiz kabullenme gerektirir. Bu nedenle emir verenin, bu eylemi haklı çıkartacak nedenlere gereksinimi ortaya çıkar. Aslında bir döngü süreci içerisinde, emir verip kontrol altında tutma ya da emir alıp itaatkar konumda kalmak tamamen psikolojik yönden ele geçirir bireyi. Askeri komuta düzeninde de emir alıp vermenin bundan farklı olduğu söylenemez. Emir veren yüksek rütbeli bir komutan, yalnızca o sıfattan dolayı itaat ettirdiği askerlerine, rütbesi elinden alındığında aynı hükmetme gücünü kendinde bulamaz. Başka bir zamanda hiyararşik konumu altta olan yukarı çıktığında aynı şekilde o da yaptırım gücünü sonuna kadar kullanacaktır. Itaat edenin pasifize kalmışlığı, insan doğasının tembelliğe yönelişinden ortaya çıkar. Sürekli bir norma bağlı olarak yaşamak ister ve sonucunda mutlak düzene sahip olacağı varsayımını çıkarır. Ama bir şekilde emir verme gücünü kendinde bulduğunda hiç çekinmeden o ruh haline bürünüp elindeki gücü sonuna kadar da kullanmak ister.
Tüm bunların yanında dolaylı yoldan dayatılarak elde ettiğimiz ancak bize çok normalmiş gibi görünen başka bir itaat şekliyle daha karşılaşırız. Bu gönüllü itaatkarlığı oluşturan ve gücünü aslında itaat ettiklerinden alan "devletler" sağlar. İçinde yaşadığı topluma itaat etmesi gereken devlet, tam tersi şekilde kutsal güç ve kurum olarak kabullendirilir. Ona hizmet etmeyi benimsedikçe gitgide özgürlüğün elden alınması durumuna gelinilmektedir. Gücü elinde bulunduran devlet; zulme, haksızlığa eğilimiyle, devletin her daim yaşatılması ve onun için hiçbir şeyden sakınmayan birey ise yanlış buyruğa hatta boyun eğmeye eğilimlidir. Bu noktada toplumun en ciddi yara aldığı nokta bilinçsizliğiyle ortaya çıkar. Neye itaat etmesi gerektiğini bilmeyen ve bununla ilgili düşünmeyen birey, kendine sunulan normlara uyar, böylece de doğasındaki tembelliği gereği kendi efendisi olmamayı seçer.
Öyleyse toplumun birleşerek eylem yapması, bir şeylerin farkında olduğunu gösterip tepkisini ortaya koyması, itaatin önüne geçirmeye yetebilir mi? Yoksa yıllardan beri süregelen retoriğin gizemine kapılıp saman alevi gibi sönerek bir sonraki parlamaya kadar tekrardan sabrının sınırlarını mı zorlatmalı? Gerçekten hizmet etmemeye karar verildiğinde özgürleşebilecekse birey ve bunun için bir kendisine önder bekliyorsa, emre karşı gelmenin ve ciddi bir gelişim içerisine girmenin pek mantığı yok gibi duruyor. Belkide doğumdan ölüme kadar yaşanan topraklara ödenecek borçların, hayatın feda edilmesi durumunda dahi ödenmeyeceği fikrini değiştirmekle başlamak gerekir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder